Bayram, Tokat Huzurevi ve Umutlar… / damak

29 Eylül 2009 Yazan DAMAK  
Kategori MAKALELER

33 Köy 3003 Öğrenci İçin El Ele Kampanyası devam ederken, Birmilyonkalem.com Sitesi (1MK) editörleri yepyeni bir proje için çoktan kolları sıvamışlar. Sevgili  Şebnem Soysal ve Erkan Bal her zaman olduğu gibi çok güzel bir proje düşünmüşler.

1MK editörlerinin ”Ramazan  bayramı için bir huzur evine kartpostal göndersek… “  diye başlayan e-postalarını heyecanla okurken, yaşadığım yerde bir huzur evi olduğu aklıma geldi. Birkaç gün sonra, Şebnem hanım ve Erkan beyle iletişime geçtim. Şebnem hanımla birlikte bir strateji belirledik ve harekete geçtik. Bayrama sadece 21 gün vardı ve Şebnem Hanım 10 gün sonra yolculuğa çıkacaktı. Ben valilik ve huzur evinden izin işlemlerini gerçekleştirirken Şebnem Hanım inanılmaz bir ekip oluşturdu: 19 kişilik dev  kadro.

Ekip çalışmasının, birlikte hareket edebilmenin ne derece önemli ve özel olduğunu o anda hissettim. On gün içerisinde Türkiye’nin dört bir köşesinden bana tebrik kartları ve şekerlemeler gelmeye başladı. İnanılmaz bir organizasyondu. Bu işe gönül veren arkadaşlarım kartlar yetişsin diye çok çabaladılar. Sanki bu bayram acil posta ve kargo şirketleri Tokat’ çalıştılar. Bir ara yüreğimize hüzün çöker gibi oldu. Ya 81 tane kartpostal bana ulaşmazsa ne yapacaktım.

O vakit Erkan Bey devreye girdi, bir destek ekip kurdu. Uzaklardan Şebnem Hanım ve Erkan Bey yüreğimi ferahlattılar. Hiç tanımadığım insanlar, hiç tanımadıkları insanları sevindirebilmek için bana iletilerini göndermeyi sürdürdüler.

On, onbeş gün sonra bol miktarda  şekerleme, lokum ve çikolatamız oldu. Yaşlılarımız için 81 adet çorap ve çamaşırı da almıştık. Kolonyaları unutmamak gerek. İnanılmaz olansa bayram kartlarıydı. Tam 162 tane bayram tebriki elime ulaşmıştı. 090921_140108

Yıllar olmuştu bir bayram sabahını iple çekmeyeli. Umut ve heyecanla başlayan bayram günü, yağmurla karşıladı beni. Bunda da  vardır bir hikmet dedim. Rahmet olan yağmurda düştüm yollara. Yanımda şekerlemelerden çok daha fazlası vardı. Yanımda umut vardı. Gitmiş olduğum bir saatlik yol yetmedi heyecanımı bastırmaya.

Geleceğimden haberdar olan huzur evi çalışanları beni çok güzel karşıladılar. Birkaç yaşlımızda orada televizyon seyrediyorlardı. ”Bir tatlı huzur almaya geldim’‘ diyordu ses sanatçısı. Tam durumu özetleyen bir şarkıydı benim için. Ben de huzur almak için oradaydım.

Çalışan arkadaşların yardımıyla önce bay ve bayan yaşlılarımızın kartlarını ayırdık, ayrı katlarda kalıyorlardı çünkü. Çorap ve çamaşırları idareye teslim ettim.  Dışarıdan birinin bir şeyler dağıtması yasakmış.

“Öncelik hanımların!” diyerek koşa koşa merdivenleri  çıktık. Beni 15 kişilik  huzur evi sakini karşıladı. Huzur evi çalışanı Fadime Hanım onlara ”Altın Kızlar” adını takmış. Haksız da değildi. Bir ara beni de makaraya aldılar. Çok güldük, yüreğimiz aydınlandı hep birlikte.

Yürek burkan bir manzara yok huzur evinde. Öyle Beyaz Melek filmindeki gibi içimizi acıtan sahneler. Unutulmuşluk yok. Sizlere anlatacağım manzarada umut var. Benim umuduma, umut katacak kadar üstelik. İnadına sımsıkı sarılmışlar hayata, yaşama azmi yorgun gözlerinden okunuyordu.

090921_141907

Beni önce bankadan geliyorum sandılar onlara kredi kartı vereceğimi düşündüler. Bazıları ise isimlerini nereden bildiğimi sordular. Durumu anlatınca çok sevindiler.

Kartlarını alan yaşlılarımız arasında, ufakta olsa kıskançlık yaşandı.

Senbilirsinabla’nın elleriyle hazırladığı kart çok beğenildi. Hanımlar kendi kendilerine söylendiler “benim kartımda neden boncuk yok da onda var diye“. İmdadıma şekerlemeler yetişti. İnanılmaz şeker seviyorlar.

Bu arada benim aslen Almuslu olduğumu öğrenen bir yaşlımız (Almus, Tokat’ın küçük bir ilçesi) bana buranın en güzel türkülerinden bir tanesini söyledi. Bir taraftan şekerlemeler yenirken, bir taraftan türküye eşlik edildi. Oturma salonunda olan yaşlılarımızı tek tek odalarında ziyaret ettim. Ben onlara şekerleme ikram ettim, kartların birçoğunu tek tek okudum onlara. mail.google.com

Soruların  hepsi aynıydı “bizim bu şehirde tanıdıklarımız mı varmış?“. “Evet” dedim. Var! Sizin İstanbul’da, İzmir’de, Ankara’da, Mersin’de, Antalya’da ve hatta İsveç’te… Birçoğu kartlarını, duvardaki asılı duran resimlerin yanına astılar. Bazısı hayatlarında ilk defa kart alıyorlardı. Çok heyecanlanmış ve mutlu olmuşlardı. Fark etmedim son kata geldiğimde dört saatin nasıl geçtiğini.

Tokat Huzur Evi’nden sizlere  bolca selamlar var. Dualar var! O kadar çok dua ettiler ki… O ağızlardan dökülen duaları hissettiğinize eminim. Teker teker isimlerinizi söyleyerek selam edip, dua ettiler. Vedalaşmak zor olmadı. Beni karşıladıkları gibi eğlenceli bir şekilde yolcu ettiler. Söz verdim, tekrar ziyaretlerine geleceğime dair. Evime doğru gülümseyerek yola koyuldum.

Sizlerin sayesinde çok güzel bir bayram geçirdim. Başta bu organizasyonu başlatan emeğini, ilgisini ve yardımlarını esirgemeyen, böyle  güzel insanları bir araya getiren…

— Sevgili Şebnem Soysal ve Erkan Bal’a; kartları ve bol miktardaki şekerlemeleri için.

_Mersin Yeşilovacık’ta yaşayan kocaman  yürekli  minik  dostlarım; Cevat  Ilgaz   Soysal, Fatma Berkit, Fatma  Tan, Ayşegül Tan, Barış Özdoğan, Buse  Günay, Mustafa Yalvar, Mehmet Ali Yalvar, Osman Yalvar, Tahsin Yalvar, Fatih Yalvar, Hakan Yalvar, Enes Tolu, Emre Bilici ve Beyza Günay tam 81 adet kartı hazırlamışlar. Yaşları 5 ile 12 arasında değişen bu çocuklar kartonların üzerine resimler yapmışlar. Kartları yazmışlar. Bu kartların çocuklarımızca hazırlanmasında Yasemin Soysal ve Ayşe Soysal yardımcı olmuş. Kendilerine çok teşekkür ediyorum.

090921_140108

Ayrıca:

_ Başak-İlkay Karateke ve Ayşegül Çopur; 81 adet çorap alınmasını finanse ettikleri için, göndermiş oldukları kartlar için,

_Fatma Kutlusoy (Senbilirsin abla); Göndermiş olduğu kart ve şekerleme için,

_Lale Bunye; Göndermiş olduğu şekerleme, kolonya ve kartları için,

_Pınar Büyükgüral; Göndermiş olduğu kartları için,

_Süheyla Yalçın; Göndermiş olduğu kartlar için,

_Elvin Doğutepe Dinçer; Göndermiş olduğu kartlar için,

_Zahide Nur Şekercioğlu; Göndermiş olduğu kartlar ve lokumlar için,

_Burcu Aydoğan; Göndermiş olduğu kartlar ve şekerlemeler için,

_Zeynep Azra Altınay; Göndermiş oldukları  kart ve şeker için,

_Elif Selin Seyis; Göndermiş oldukları  kart ve şeker için,

_Tuba Evcin; Göndermiş oldukları  kart ve şeker için,

_ Hale Belçin; Göndermiş olduğu kartlar için,

_ Haktan Alim; Göndermiş olduğu çikolata ve kart için,

_Nil Ezgi Dinçer; Göndermiş olduğu kartlar için,

_Çağlar Demir; Göndermiş olduğu kartlar için

_Serdar Temiz; İsveç’ ten göndermiş olduğu kartlar için,

_Emel Kalınkılıç Çeşitli; Göndermiş olduğu kartlar için,

_Bekir Tekercioğlu; Göndermiş olduğu kartlar için,

_Tokat Huzur Evi personellerinden; Müdür yardımcısı Metin beye, Fadime hanıma, Erdal beye ve diğer çalışan tüm arkadaşlarıma.

_Sevgili ailem, canım Anne’m ve Babam’a, canım kardeşlerim Gül ve Gözde‘ye, iş arkadaşım Yasin Karadeniz‘e, beni her fırsatta cesaretlendiren ve desteğini esirgemeyen her zaman olduğu gibi yine yanımda olan kadim ve kıymetli dostum Cavidan‘a çok teşekkür ediyorum.

Güzel bir işi birlikte başardık. Nice mutlulukları paylaşacağımız, başka organizasyonlarda bir araya gelmek dileğiyle.

Saygı ve Sevgilerimle

DAMAK (Aynur Gürsoy)


Funda Arar – Vedat Kaptan Yurdakul – Kalamış

Yükleyen monder33. – Öne çıkan müzik videolarını izleyin.

Dumur Anlarım 2 / efsa

01 Eylül 2009 Yazan efsa  
Kategori MAKALELER

Eski esimle birlikte pazar alışverişi yaparken, ben tezgahın birine yanaşıp meyve seçmeye basladim. Sonra eşim de yanıma geldi, parayı ödedim, elime torbayı aldım, girdim eşimin koluna bir iki adım yürümeye başlamamla birlikte arkamdan bir ses.

- “efsaaa, efsaaaaaa” diye giderek yükseliyor.

Allah Allah diyorum içimden ayni eşimin sesi. Herif yanımda… Gözlerimi kaldırmadan bakıyorum aynı ayakkabı ayni kot. Ama kafamı çevirmemle birlikte acı gercek tokat gibi çarpıyor suratıma. :)

Eşim arkada…

Ben elimde pazar poşetleri ile başka adamın kolunda. (efsa bittin kızım sen dedim içimden)

Eşimin bakışlarını bir görseniz, surat kızarmış, kelimeler boğazından bile çıkmıyor sinirden :) )

Sıçtın kızım,toparla deyip hem kendime kızıyorum, hem de yanımdaki şaşkaloz herife söyleniyorum. Bre melun! hadi ben fark etmedim dalgınlığıma geldi. Elin tanımadığın kızı koluna girmiş ne demeye sesini çıkarmazsın noluyo be deyip.

İşin garibi 3 ümüz kovboy filmlerinde ki gibi o kalabalıkta bakışırken; ben olayın şaşkınlığını atamıyorum. Adamin kolundayım hala. Bir eşime, bir adama bakıyorum elimde poşetlerle. Salaklığımın son rötuşlarını da böylece yaşamış oluyorum.

Sonradan çok şükür akıl edebildim, adamin kolundan çıkmayı da eşimin yanına gittim. Giderken de karşıdan adamın üzerine yürümesini görüp, olay çıkmasın diye çaktırmadan “şerefsiz” deyip, adamin ayağını ezip te geçtim. Zor şer o koldan diğer kolu çekiştirmek gayreti ile eve döndük.

Bütün bir gün eşimin “salak mısın sen?” şeklindeki tabirlerini dinledim. En sonunda yılışıklığımla bu olayı açmamak üzere kapattık. :) )) Lafı bile geçmedi bir daha.


Sonra ki sakarlık ve şaşkınlıklar çok yakında :) )) İnternet bağlantısı yüzünden bunu yetiştirebildim. Bir önceki şaşkınlık anısı Şurada.

Bol gülümsemeli günler dileyen Efsa…


Resim

İzinsiz alıntı yapılması yasaktır.

Soğuk Ter / A. Şebnem SOYSAL

23 Ağustos 2009 Yazan A. Şebnem SOYSAL  
Kategori YAZILARINIZ

türküler geçer içimden
sen duymazsın
beraber ve solo bekleyişlerle türkü söyledin mi sen
hani çağırdığın türkü değil de sevdiğinmiş gibi
usuldan başlayıp, avaz avaz haykırdın mı sen
Devamını oku

MİSKİNLİK BANA ÇOK YAKIŞIYOOO…!!!!/Ateş Böceği

19 Ağustos 2009 Yazan Ates Bocegi  
Kategori MAKALELER

Şu yukarda ki kedi gibiyim bu günlerde .Dünya yansa eh ver abi ordan bir sigara ateş boşa gitmesin bende sebepleneyim diyip bir yandan sigara içip bir yandan da olanı biteni izlerim.İşmiş güçmüş dertmiş tasaymış ne gam .Böyle üzerimde bir rahatlık bir rahatlık biri tokat atsın öbür yanağımada ben atıyorum hatrı kalmasın diye. Öyle bir durum duyduğum her kötü söze gülerek tepki veriyorum .Uyur gezer oldum ben küçücükken hep merak ederdim zaten insan hem uyuyup hem nasıl gezer diye oluyormuş hem uyuyorum hem çalışıyorum üstüne birde para veriyorlar iyimi.Herşeyi dert eden ben bugünlerde magalda kül bırakmıyorum .Umrumda mı sanki beğenen beğenir beğenmeyenin çekeceği var benden.Üç günlük Dünya zaten temizlikmiş ,titizlikmiş aman bırak boşver pasaklı olsan ne değişecek madalya takmıyorlar ya kimseye .

Böyle bir sakinlik bir sakinlik ben bile şaşırıyorum kendime .Şu çalışmak denilen şey çok anlamsız .Mesela işe hiç gitmesem ama her ay birileri para yatırsa banka hesabıma fena mı olur ne var yani.Bende ayaklarımı uzatsam şöyle üçlü koltuğuma hiç susmadan konuşsam milleti bayıltana kadar . Eski Mısır tanrıçaları gibi oturduğum yerde herşey önüme gelse .Hatta birileri benim için yemek yese ben doysam .Ona bile zahmet etmesem. Benim her söylediğim kanun yerine geçse bir dediğim ikilenmese ,atıp tutsam söylediklerime ben bile inanmasam ama bir sürü hayranım olsa söylediğim sözlerin geçerliliğini televizyon programlarında tartışsalar bende o sırada üçlü koltuktan kalkıp hamağa yerleşsem oyana buyana sallanırken onlar bir birini yese.Çok gülsem mesala manasız manasız neye güldüğümü unutsam sonra .Neyi unuttuğumu hatırlatan birileri olsa mesela .Çok şeymi istiyorum bilmiyorum ki .Yaptığım hataları hep düzelten birileri olsa.Ben dağıtsam o toplasa ben içsem o sarhoş olsa .(Ayy bu hiç fena fikir değil)

Sözün özü bir insana miskinlik bu kadarmı yakışır.Tembellik bir insanın üzerinde bu kadar mı hoş durur anlatamam deneyin tavsiyemdir arada iyi geliyor .Amannnn dünyayı sen mi kurtaracan boşverrrr…..

NOT: Miskinlik iyi bişiy değildir ben ettim siz etmeyin :) :)

Aldat(ıl)an.. / Çocuk

12 Ağustos 2009 Yazan Cocuk  
Kategori MAKALELER

Yağmur yağıyor, sokaklar ıslanıyor ve biz yürüyorduk..

     Yanımızdan koşup giden insanların neden koştuğunu anlamamış gibi yürümeye devam ediyorduk.. Her ikimiz de sinirliydik.. Ağzımından çıkan cümleler o kadar sertti ki, sanki yıllarca biriktirdiğimiz dargınlıkları, kin ve nefret olarak dışarı bırakıyorduk..

     Sen daha fazla dayanamadın, ağzımı tuvalet olarak kullanmak istediğine dair çok pis ve bir bayana hiç yakışmayacak küfür ettin.. Ben, “sana yazıklar olsun” diyebildim.. “Asıl sana yazıklar olsun, utanmadan cevap veriyorsun, beni aldattın, şerefsiz, ağzına .ıçtığım.. ” diye karşılık verdin..

     Elimi hazırladım, durdum, yüzüne baktım.. Sana tokat atmaya niyetlenmiştim.. Ben, sana sadece tokat atmaya niyetlenmişken, gözlerinde, senin beni öldürmek istediğine dair bir niyet sezdim.. Saçlarının alt kısımlarından boynuna yağmur damlaları inerken, gözlerinden adeta ateş fışkırıyor, benim çok değersiz ve tiksindirici bir yaratık olduğumu gözlerinle gözlerime söylüyordun..

     Yok olmamı, mahvolmamı istiyordun.. Bunu gözlerin o kadar belli ediyordu ki, sana tokat atmaya niyetlenmişken acımaya, içinde kopardığın fırtınaları anlayarak sessiz kalmaya karar verdim.. Başımı yere eğmiştim ki, yüzüme çok şiddetli bir tokat attın.. Tokadın acısı ile başımı kaldırdım, kimsenin görüp-görmediğini anlamak için sokağa baktım.. Hiç bir canlı yoktu sokakta.. Yağmur yağıyordu, insanlar yağmurdan korunmak için sokakları terketmişlerdi, biz ıslanıyorduk, her ikimiz de ıslandığımızı hissetmiyorduk, kızgındık, kırgındık ve sen benden nefret ediyordun..

     Aldatılmak nasıl bir histi..? Nasıl olur da aylarca “hanım hanımcık” olarak nitelendirilen bir kadın, ardı ardına bu denli ağır ve pis küfürler savurabilirdi.. ? Aldatılmışlık hissi nasıl bir histi ki, iyilikperver bir kadın, bir insanın yok olmasını isteyebilirdi..?

     O gün, o yağmurda, o kadar büyük bir kavga olmasına rağmen biz neden ayrılamadık..? Neden beraber yürümeğe devam ettik.. ? Neden birbirimize küfürler ettikten sonra aynı sokakta yanyana kalabildik..? Neden attığımız her adımda birbirimize hakaret etmemize rağmen yollarımızı ayırmadık..? 

     …evet, keşke yalan söyleyebilseydim.. Keşke senin abarttığını, düşündüğün gibi bir olay olmadığını söyleyebilseydim.. Keşke bana yaptıklarını, bana söylediklerini hiç haketmediğimi iddia edebilseydim..

     Maalesef, sen iki günlüğüne ailenin yanına gittiğinde, ben, o evli kadınla yattım.. O kadın kocasını aldatırken, ben de seni aldattım..

BABA(LIK) /Ateş Böceği

01 Ağustos 2009 Yazan Ates Bocegi  
Kategori MAKALELER

baba5lo5
Her kız çocuğunun ilk sevgilisidir ilk âşık olduğu adamdır. Kocaman elerliye her türlü kötülükten koruyacağını düşündüğü kişidir. Bazen hayat öyle bir noktaya getirir ki insanı ilk aşkınız ilk sevdanız kendi bedeninden olan sizi görmezden gelir ve görülmediğinizi fark ettikten sonra başlar asıl hikâyeniz. Başrolü verdiğiniz adam sizi yarı yolda bırakmıştır. Diz kapaklarınız kanadığında yara bandı olmak yerine kabuğundan tutup daha çok çekmeye başlamıştır. Hem yaralarınızı hem yarınlarınızı daha da acıtır. Artık o ilk sevgili size en büyük kötülüğü yapan kişidir…

BİR PAZARTESİ AKŞAMI…

Yorgundum ve bu yorgunluğu genç olmama rağmen bedenim taşımıyordu. Evde her zaman ki gibi huzursuzluk hüküm sürüyordu ve tahtı kimseye devretmeye niyetli değildi.Ailenin en yaramazıydım ben en ele avuca sığmazı annesinin Kınalı kekliği.20 li yaşların tüm hırçınlığını giyinmiştim üzerime o günlerde. Ne konuşmaya cesaretim vardı nede susmak için sabrım o yüzden susmakla konuşmak arası gidip gelen bir yol seçmiştim kendime. Herkesin hayatta kendine göre sebepleri vardır. Benimde var elbet kimse ne haklıdır nede haksız bu olaylara kişilerin bakış açısıyla alakalıdır ve orta yol hiçbir zaman olmaz.

O gün akşam tüm sıkıntılarımı yüklemiştim sırtımda ki kambur o günden kalma bakmayın göremezsiniz ama ben biliyorum orda duruyor ve hala taşıyorum… Evin içinde haddinden fazla bir gerginlik hakim kavga ha çıktı ha çıkacak. Sonuçta çıktı. Bir tokatla başlayan rüzgâr yerini geri dönülmeyecek bir fırtınaya ve yalnızlığa bıraktı. Kendimi kapının önünde bulu verdim gecenin 3 de zamansız bir yalnızlıktı bu ne gidecek yerim vardı ne de kalacak zamanım gitmeliydim ama nereye…

Ben o günlerde kendimle ilgili büyük kararlar aldım. O Pazartesi akşamı hayatıma yön veren her şey yer değiştirdi. Gittim yalnızlığımı da aldım yanıma. Ufacık bir bavul hazırladım kendime en önemlisi iki fotoğraf geçmiş zamanlar silinmesin hafızamdan diye .Hani bir adaya düştüğünüzde yanınıza alacağınız üç şey nedir sorusunun cevabı bende hep bu olmuştur .İki küçük fotoğraf ,Çocukluğumdan kalma mutlu zamanlarımı anımsatsın diye çünkü ; bir insanın kimseyi düşünmeden yaptığı her şey çocukluğunda gizlidir sonrası hep başkaları için geçen uzaman dilimleridir ve bu dilimde en büyük hakkı aile alır…Kimsenin bana acımasına izin vermedim nede ben kendime acıdım .Hayatta ki altın kural bu sanırım .Bu güçlü olduğum anlamı taşımıyor tam tersi o kadar çok güçsüz yanım var ki zaman içerisinde tokat gibi yüzüme çarpan .Yinede yaşamak denilen bu düzende güçlü yanlarımı da sevdim güçsüzlüklerimi de..

VE BİR CUMA SABAHI…

Her karanlık gün gibi o gününde sabahı vardı ve bu Cuma sabahı o günün tam üzerinden. 8 yıl geçmiş. Ne izi kaldı ne de üzüntüsü geçti.Unutmak mı hayır unutmak yok. Şimdi düşünüyorum ve kendi içime bakıyorum ..Bir kız çocuğunu tek terk etmeyecek adam vardır tek üzmeyecek adam vardır o da babası.Çok babalar gördüm tanıdım .Benimkisine benzemeyen.Öğrendim ki baba (lık ) bir meslek gibidir .Eğer bu işi yapmaya cesaretiniz yüreğiniz yoksa yapmayın .Kızgın mıyım hayır değilim geçip gidiyor bir fırtınaydı dindi şimdilerde dingin sularda yalnızlığın keyfini sürüyorum ..Daha da mutluyum belki tesadüf diye bir şeyin olmadığını bilerek yaşıyorum şimdi olması gereken oluyor…Hepsi bu

Çok zor günlerdi geçti. Zor zamanlardı bitti… Ödedim her bir acının bedeli…

Bakma bana oradan öylece sırtımda ki kamburu göremezsin ben acılarımı yüklediysem de sırtıma. İçime yaptığım yolculuklarda gizliyorum tüm yüklerimi…

Yeşil Biber / Cadılar Kampı

31 Temmuz 2009 Yazan cadilar kampi  
Kategori MAKALELER

Onüç, ondört yaşlarındayım, annem babam ve ben yemek yiyoruz. Babam yemeğin yanında yeşil biber yiyor, mevsimlerden yaz olmalı, çünkü o zamanlar buralarda biber, patlıcan, kabak bulmak şimdiki gibi pek kolay değil. Almanlar bu sebzeleri yabancılar sayesinde daha yeni yeni tanıyorlar.



Babama biberin acımı, tatlımı olduğunu soruyorum, o da tatlı olduğunu söylüyor, bunun üzerine uzanıp biberinden bir isırık alıyorum, daha lokmamı çiğnemeye fırsat kalmadan, yüzüme şiddetli bir tokat iniyor, ne olduğumu şaşırıyorum, ama ağlamayada korkuyorum, çünkü biliyorum ki ağlarsam, daha beter dayak yiyeceğim. Lokmam ve akıtamadığım göz yaşlarım boğazıma düğümleniyor, ne kadar yutmaya çalışsamda olmuyor. Zorla yutkunduğumu gören annem, babama şimdi durduk yerde ne diye bana vurduğunu soruyor, babamın cevabıysa: „O biber benim kısmetimdi, ne hakla kısmetimi elimden alıyor?“ oluyor.


Bu akşamki olduğu gibi, ne zaman yemeğin yanında yeşil biber yiyen birini görsem, yanağım yanar, dişim sızlar, yüreğim kanar.


O zamanki biber acı değildi ama, yüzüme inen o tokat, bunca zaman sonra olsa bile, daha hâlâ canımı acıtır…



Resim: Pixelio

KENDİM/L/E KONUŞMALAR-II

20 Temmuz 2009 Yazan Ozlembaki  
Kategori MAKALELER

Kaybetmenin ağırlığının fazlasıyla yaşandığı, kaybetmenin ucundan dönmenin o korkulu telaşının hem aklı hem yüreği hayli yorduğu zamanlardayım bu aralar. Hele ki bahsi geçen “insan” olduğunda, hele ki elinden almaya çalıştığın, savaştığın, anlatamadığın, anlayamadığın, söz geçiremediğin karşındaki düşman “ölüm” olduğunda…

Oysa hayat senin etrafında dönüp duruyordu sadece birkaç gün öncesine kadar. Acı çekmekten bile uzakken yaşadıkların, sen sadece kendi derdindeydin anlayamadıkların ve anlatamadıklarından yana. Zaman çok mu diye soruyordun kendi kendine, içindekilerin çözülmesine, çözülüp de erimesine zaman yok sanıyordun. Uzağı yakın ediyordun hiç yoktan yere…

Sonra, o yok saydığın zaman, ölümü çıkarıverdi karşına işte birden. Destursuz açıp da kapıyı, buyursuz sokuverdi içeriye. Bir tokat gibi patladı yüzünde, içini dışına, aklını yüreğine karıştırıp, üstüne başına bulaştırıverdi tüm karanlığı…Seninle dalga geçer gibi, yaşamaya, yaşatmaya çalıştığın hayatı sorgular gibi, bir dostunu çekip de almaya yelteniverdi aniden. Uzak yakını, yakın yüreğini, akmaz dediğin yaşlar tam da gözbebeğini, sızı içinin en el değmemiş yerini, acı gerçek anlamını buldu dilinde. Kendi kendinden utanıverdin.

Ah ölüm…Fazlasına gerek yok aslında, sözün bittiği noktadır var olduğun yer, bilirim. Hem çok yüz göz olduk seninle şimdiye kadar. Canım bildiklerimden yana çok yaktın canımı.. Yaşatmadıklarından, yaşarken bitirdiklerinden bahsetmeme hiç gerek yok öyle değil mi…Ama bu kez anladım seni, gerçekten çok iyi anladım. Sırf bu yüzden bile koca bir teşekkür borçluyum sana, doğrudur. Benden yana bir derdin varsa kapım sonuna kadar açık, buyur. Ama ne olur, bari bu sefer uzak dur sevdiklerimden…

Görsel: Deviantart

ÇOK KOMİK BİR GÜNDÜ / Erhan TIĞLI

14 Temmuz 2009 Yazan ErhanTigli  
Kategori ÖYKÜ - ŞİİR

 

ÇOK KOMİK BİR GÜNDÜ…

Sabahleyin uyandım. İçimde nedenini bilemediğim bir esenlik vardı. Üşümedim, yanmadım. Cama dayanmadım, cam kırılmadı, kana boyanmadım. Dışarıda şiirsel bir hava vardı. Dün gökyüzünü boydan boya kaplayan kara bulutlar dağılmıştı. Mavilikler insanın içini açıyor, güneş gelinlik bir kız gibi gülümsüyor, parıldıyordu. Türkü söyleyerek kalktım. Elimi yüzümü yıkayıp sofraya oturdum. Kahvaltı hemen önüme geldi. Zeytin, peynir, reçel, bal… her şey tamamdı. Sadece kuş sütü eksikti. Apartman komşularımız kavga, gürültü etmiyorlardı nedense. Dudak bükerek giyindim. Hazırlanıp sokağa çıktım. Her taraf tertemizdi. Etrafta bir gram bile çöp görülmüyordu. Kirlilikten eser yoktu çevrede. Çiçekler açmış, ağaçlar yeşilliğe bürünmüşlerdi. Herkes gülümseyerek birbirine günaydın diyordu. Arabalar kaldırımlara park etmemişlerdi. Yol üstündeki kıraathanede kimse okey, tavla gibi oyunlar oynamıyor, sigara içmiyordu. Müşterilerin hepsi de gazete, dergi, kitap okuyorlardı.
Bu duruma o kadar şaşırdım ki, dalgınlıkla birine çarptım. Çarptığım kişi yüzüme dövecekmiş gibi bakmadı, benden önce özür diledi. “pardon” dedim. “pardon çıkalı eşeklik arttı. Önüne baksana ayı” demedi. Bu kadarı da olamazdı. Biri bana şaka yapıyordu herhalde… Hayret ve şaşkınlıkla kaldırımdan aşağı inmişim farkında olmadan. Karşıdan gelen taksiyi göremedim. Neredeyse arabanın altında kalıyordum. Sürücü, “Arabanın altında kalıp geberdiğine yanmam. Seni adamdan sayarlar, ona yanarım. Dağda mı geziyorsun be?” demedi. “Bir yerinize bir şey olmadı ya? İsterseniz sizi gideceğiniz yere kadar götüreyim” dedi. Teşekkür ettim. Biraz yürümek, bu güzelliğin tadını çıkarmak istediğimi belirttim.
Daireye biraz geç kaldım ama patron kızmadı, anlayışla karşıladı, azarlamadı. Gülerek maaşlarımıza zam yapacağını söyledi. Bu zammı daha önce yapmadığı için özür diledi. Ev sahibi de kiraya zam yapmayacaktı zaten. Büyü bozulmasın diye dua ederek gazetelere göz attım. Enflasyon sıfıra inmişti. Hiçbir eşyanın, malın fiyatı artmamıştı. Hele anarşi, terör, cinayet haberlerini göremeyince gözlerim fal taşı gibi açıldı. Hayret, politikacılar atışmamışlar, söz düellosu yapmamışlardı! Her gün bir cevher yumurtlayan, medya maymunu yıldızcıklar, sanat için soyunmamışlar, birbirleriyle çekişmemişlerdi. Rüya Kaşar, gene abuk sabuk laflar etmemiş, gazetelerin baş köşesine kurulmamıştı. Kendisi her nasılsa ağzını açmadığı gibi, eski kocası, kardeşi, annesi her çorbaya maydanoz olmaya kalkmamışlardı. Futbol maçlarında hiç olay çıkmamıştı. Fanatikler kol kola girip şarkılar söylüyorlardı…
Yoo! Bu kadarı da olamazdı. Biri benimle dalga geçiyordu muhakkak. Hele televizyonda kavgasız dövüşsüz, kansız, cinayetsiz diziler başladığını duyunca iyice zıvanadan çıktım. Ben böyle anormal şeylere alışkın değildim. Yadırgamıştım bütün bunları. Bu ne renksiz, heyecansız hayattı böyle! “Yeter be!” diye bağırdım. Karım, “Sabah sabah niye bağırıyorsun, hayrola, ne var, ne oldu?” diye homurdandı. Bir de baktım ki, daha yataktayım. Hava bulutluydu. Komşular sabah kavgalarına başlamışlardı. Kapıları çarpıyorlar, bağırıp çağırıyorlardı her zamanki gibi. Gazetelerden kan sızıyordu. Pencereyi açtım. Hava kirliliği, gürültü patırtı yüzüme tokat gibi çarptı, beni kendime getirdi. Derin bir oh çektim. Çok şükür, deminki sinir bozucu sessizlik sona ermiş, hayat normale dönmüştü!
Keyifle bir küfür savurdum. Acı bir gülüşle, kendi kendime söylenerek giyinip ayaküstü bir şeyler atıştırdıktan sonra sabırsızlıkla sokağa fırladım. Kirlilik, çirkinlik, kötülük, kollarını açıp bağırlarına bastılar; “Sen bizsiz, biz sensiz yapamayız, hoş geldin, nerelerdeydin, özlettin kendini” dediler. Yolumu gözleyen bencillikle çıkarcılığa selam vererek, alıştığım cehennemin içine daldım.

Erhan Tığlı
erhantigli@mynet.com

İki yüzlülük! / cem özkan

11 Temmuz 2009 Yazan cemoezkan  
Kategori MAKALELER

İki yüzlülük!
 
“Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı “ sol literatürde olan bir kavramdır. Fakat bu kavramı bugün başkaları rahat bir şekilde ve işine geldiği gibi kullanmaktadır. Çıkarlarına uygun nasıl hareket etmesi gerekiyorsa, bir anda bu kavram gündeme gelir. Ülke bütünlüğü içinde sorunların çözümü istenirken, bir anda bir bakmışsınız, ayrılık tam tam seslerini duymaktasınız…
 
Nasıl oluyor da bu kadar değişik tavırları aynı anda sergilenmektedir?
 
Kimliksiz, omurgasız duruşun bir yansımasıdır. Son otuz yıl içinde kimliksizleştirilme ve onursuz tavırlar konusunda önemli adımlar atıldı. Eğitim sistemimiz bile gözden geçirildi. Bu politikanın sonucunda, bugün yaşadığımız çelişkileri normal görmekteyiz.
 
İktidar partisi ve yandaşları, en yakınında gelişen olaylar karşısında işlerine gelmediğinde duyarsızdır. Kendilerine dokunmadığı sürece de sessizce kalmışlardır. Eğer kendisine dokunulursa, her yolu ona karşı denemekten de çekinmemektedirler. Kendi çıkarları yönünde hareket eden her oluşum ile ittifak kurabilmekteler ve kendi amaçları yolunda gidildiği yere kadar gitmekten çekinmemektedirler. O kadar büyük özgüvenleri vardır. Amaçları dışında hareket olduğunda birlikte yürüdüklerini ortada rahatlıkla bırakabilmektedir. Bu konuda örnekler kısa zaman önce yaşamıştık. Taraf gazetesi attığı başlık yüzünden nasıl dar boğaza girdiği unutulmamalıdır…
 
İktidar partisi ve taraftarları Filistin konusunda duyarlıdır. Bu duyarlılık Hamas yönetimi bölgesi ile sınırlıdır. Hamas rejimini kuran ve büyüten İsrail ile aynı masaya oturduğunda ’one minute’ denmekte, orada, nasıl çocuk öldürdüğü yüzlerine tokat gibi vurulurken, kendi ülkesinde bir polis dayağı ile komaya giren çocuk görülmez, çünkü yüzünü öteki tarafa çevirmiştir! Mahkum edilen çocuklar ve ailelerine karşı alınan tedbirler gözler önünden uzak tutulur. Bir başkasını eleştirdiği konuları kendisi yaparken, yokmuş gibi davranır. Aynı hükümetin seçtiği cumhurbaşkanı ise, kanser olan mahkumların çığlıklarını duymaz, ‘bana başvuru olmadı’ diye açıklamada bulunur. Mahkumların avukatları ise başvuru yapıldığını söylemekteler. Çelişkiler dünyasıdır, bu çelişkiler dünyasında olaylar şaşırtıcı değildir.
 
Cuma günü camiler önünde eylemler olunacağı günler öncesinden haber verilir ve ona göre canlı yayın araçları camilerin önünde (eylem yapılacak camiler) konumlanıdırlır. Camiler kışladır, minareler artık gerçek konumundadır, çünkü minareler yerini ekranlar almıştır. Ekranlar aracılığı ile yapılan çağrılar ile cami önleri bir anda gösteri alanına dönüştürülür. Bu cami önünde eylemler nedense bir Kürtlere yönelik katliamı sonrasında eylem alanı olmaz! Kerkük’te öldürülen Türkmenler ile dayanışma için olmaz! Camide öldürülen Şiiler için olmaz! Ne zaman olunacağına hükümet ve cemaatler karar verir ve kitlesel eylemler ve gıyabında cenaze namazları kılınır. Ekranlardan yansıyan görüntülerde polis yoktur, sol görüşlülerin  / işçilerin gösterilerde olduğu gibi engelleyici değildir, gaz bombaları atılmaz. Cami önlerinde eylemler olaysız biter ve ekranlar aracılığı ile mesajlar yerini bulur.
 
Çin Uygur (Doğu Türkistan) bölgesinde yaşanan katliam bütün insanlığın gözleri önünde olmaktadır. Kınanmalı ve orada ölenler ile dayanışma gösterilmelidir. Ulusların kader hakkı orası için de geçerlidir. Bu tavır orası için gösteriliyorsa, Kürt otonom bölgesi içinde aynı tavır konmalıdır. Eğer bir yerde çocuk cinayetleri kınanıyorsa, ülkemizde öldürülen çocuğa da aynı duyarlılıkta sahip çıkılmalıdır.
 
Darbe teşebbüsünde bulunanların üzerine gidildiği gibi, darbe yapmışlarında üzerine gidilmelidir. Darbe yapanlar ve işbirlikçileri geçici bir madde ile korunmaktadır. Çıkarına göre bir öyle, bir böyle tavır alınarak demokrasi mücadelesi yapılmaz, yapılan mücadeleye başka bir isim verilmesi gereklidir. Yandaş gazetelerin yazarları ‘mücadelemiz’ diye arada bir kelime kullanmaktalar, bu mücadelemiz ne anlama geldiği açıkça ortaya konmalıdır, çünkü o yazarlarda, tıpkı iktidar gibi işlerine gelenleri gündemlerine alıp tartışmaktalar, işlerine gelmeyeni ise görmezden gelmekteler.
 
Liberal olduğunu söyleyenler, sol geleneğin bütün argumentlerini işlerine geldiği kullanmaktalar ve o kelimelerin altları boşaltılmaktadır. Yeni tanımlar ile olayları yorumlayanlar, geçmişin yaratılmış bütün değerlerini alt üst etmekteler ve iktidarın istediği gibi ortamı yaratmaktadırlar. Örneğin Nazım Hikmet gibi Komünist bir şairi bile aşk şairi, vatan aşkı ile yanan milli şair yapmışlardır. Nazım Hikmet komünist olduğu dönemde adı ile anılırken, günümüzde soyadını da eklemlemişlerdir. Soyadı eklenince güya, milli şair, gördüğü kadına aşık olan ve şiir yazan romantik birine dönüştürülmektedir. Şiirleri sansürlenmektedir. Komünist kimliği unutturulan, mezarı ziyaret edilen, sürgünde ölmüş milli şair konuma getirilmiştir. Bugün Nazım Hikmet Ran imzası ile yayınlanan şiirlere bakın, onun dünya görüşünün hangisini görebilirsiniz? En üzücü yan ise, en yakınları şairi öldürmektedir!
 
İki yüzlülük, çıkarlar ve iktidar gücü olduğu sürece devam edecektir. Bu iki yüzlüğe geçmişte sol görüşe sahip olanlarda bir köşe, mevki ve kürsü için katılmışlardır. Yandaş medyada yazan, yandaş medyada ekranlara çıkanlara bakın, kimlerin ikiyüzlü olduğunu ve hangi konuları işlediklerini inceleyin ve karar verin! Günümüzün yükselen değeri ne olduğunu bir de siz değerlendirin!
 
Bu iki yüzlülük bugünkü iktidar partisi ile sınırlı değildir, geçmiş iktidarlara bakın görürsünüz! Sivas katliamı karşısında iktidarda olanlar ve onların yandaşlarının tavrına bakın, nasıl bir geçmişi olduğunu görürsünüz!

Adını Yazamayan Cümle Uydurukçusu / ÇOCUK

23 Nisan 2009 Yazan Cocuk  
Kategori Kampanya, ÖYKÜ - ŞİİR

Benim, okumaya olan âşkım, okula gitmeden önce başladı..

Her çocuk gibi okula gitmeden önce saymaya başlamıştım.. “A” harfinin güzelliğini, okula gitmeden çok önceleri öğrenmiştim.. Boş kâğıt bulup da ablamın kalemlerinden birini aşırdığımda, sürekli kendi adımı yazıyor ve 62′den tavşan yapıyordum..

Ben, okuma-yazma bilmeyen bir annenin, ilkokulu dışarıdan bitirmiş bir babanın oğluyum.. Rahmetli halam, “Kalem tutan el, dert görmez” derdi bize.. Okur sayısı az olan sülalede, okumanın güzelliğini ve gerekliliğini öğrenerek büyütüldüm.. Gazetedeki bir yazıyı okuyamadığı için “Beni okutmadılar.” diyerek ağlayan annenin, gözyaşlarını gördüm..

Beş yaşında iken; ‘cepli pantolon’ giyinmek büyümek, ‘okula gitmek’ ise adam olmak demekti..

Yedi yaşındaydım ve artık adam olmanın zamanı gelmişti.. Rahmeti bol olsun, halamın okul hademesi olan kocası, benim ve amcamın kızının elinden tutmuş, ‘okula yazdırmak’ için okul müdürünün kapısına kadar getirmişti.. O zamanlar, okul müdürü Yusuf Ziya isminde, kara bıyıklı, uzun boylu ve gözlüklü bir adamdı.. İçeri girdiğimizde, bizleri önce tepeden tırnağa kontrol etti.. Halamın eşi, amirine durumu izah edince, okul müdürü, “Bu olur, yazalım.” diyerek amcamın kızını gösterdi.. Sonra bana baktı.. Çok utanmıştım ve korkuyordum..

Amcamın kızı, okula kabul edilmişti ama bende pürüz vardı.. O zamanlar bana hiç engelli olduğum hissettirilmemişti.. Herkes, hiç bir farklılığım yokmuş gibi davranıyordu.. Ne ailem, ne akrabalarım, ne arkadaşlarım; bana hiç engelliymişim gibi davranmadılar.. Doğrusu bu ya ben de farklı olduğumu hiç düşünmüyordum.. Hatırladığım şey, sadece, ben sokağa, oynamaya gitmeden önce, annemin “Dikkat et oğlum.. Arkadaşlarından biri ‘gel ben senin elini düzelteyim’ derse sakın elini kimseye verme. ” diye tembih cümlesi idi.. Şükür ki, çocukluğum boyunca hiç kimse, yamuk olan elimi düzeltmek istemedi..

Sen, kalem tutabiliyor musun? ” diye sormuştu Yusuf Ziya Bey.. Cılız bir sesle “Evet.. ” diyebilmiştim.. Yanına çağırdı.. Bir kalem verdi.. Boş bir kâğıt göstererek :

Buraya bir şeyler yaz bakalım..   dedi..

Duraksadım.. Ne yazacağımı bilemedim.. Müdür Bey, başka şeyle ilgilenmeye başlamıştı.. Ben hâlâ ne yazacağımı düşünüyordum.. Aradan bir kaç dakika geçti..

Yazmayı biliyor musun ?  diye sordu..

Ne yazayım.. ?

Adını yaz bakalım..

Altı harfli adımı, beş harfli soyadımı, kalemin de büyüklüğü ve zor kavranması sebebiyle çok ağır olarak beş dakikada anca yazabildim..

Adımı ve soyadımı yazdıktan sonra müdüre gösterdim yazdıklarımı.. Baktı.. Biraz duraksadı.. “Peki, seni de yazalım.” deyiverdi.. Yusuf Ziya Bey‘in o cümlesinden sonra utangaç bir sevinç kapladı yüzümü..

Mutlu haber evdekilere verildikten sonra okul hazırlıkları başladı.. Siyah önlük, beyaz yaka, mendiller, yeni çoraplar, okul ayakkabısı, kalemler, silgiler, kalem traşlar, farklı boy ve ebatlarda defterler ve bir çanta.. Yedi kardeştik ve tüm kardeşlerim benden büyüktü.. Hepsinin arasında bir veya iki yaş olmasına rağmen ben ile benden bir büyük ablamın arasında beş yaş fark vardı.. Bu yaş farkı sayesinde, onlar, birbirlerinin kalemi ve defteri ile idare ederken, bana herşeyin yenisi alındı..

…ve okula başlama günü geldi çattı.. Nasıl sevinç dolu, heyecanlı bir gündü anlatamam.. Gece heyecandan uyuyamamıştım.. Sabah, hava tam aydınlanmadan yatağımdan kalkmıştım.. Kahvaltımı yaptıktan sonra annem üzerimi giydirmiş, çantamı sırtıma takmış ve öpücüklerle beni okula uğurlamıştı.. Mahalledeki diğer kuzen ve arkadaşlarımla birlikte, halamın eşinin peşisıra okula yürüyorduk..

Hangi sınıfa gideceğimiz gösterildi.. Nereye oturacağız söylendi.. Şimdi anlıyorum ki, o gün okula başlayan her çocuk utangaç, sıkılgan ve korkaktı.. Bir kaçının ağladığına şahit olmuştum.. Akşam, kuzenimin ağlayarak eve kaçtığını duyup da gülmüştüm hatta..

Engelli olduğumu, başkalarından aslında çok farklı göründüğümü de okulun ilk günleri tam olarak idrak etmiştim.. Sınıf arkadaşlarımla birbirimize alışmaya başladığımızda, bana, “Senin ellerine n’oldu, ellerin neden öyle, ellerin neden yamuk..? ” gibi sorular soruyorlardı.. Sorulan her soru, utanmama ve bir köşeye sinmeme sebep oluyordu.. Gelip de bunları anneme anlattığımda, “Seni Allah öyle yarattı.. ” cevabını alıyordum.. Ben de böyle sorular soran arkadaşlarıma, annemin söylediğini tekrarlıyordum ama artık hep aynı sorulardan da sıkılmaya başlamıştım.. Bana bu soruları soranlara artık kızıyordum ve kızdığımı belli ediyordum.. Yatılı bir okulda, gündüzcü olarak okuduğumdan dolayı, yanında ailesi olmayan çocukları korkutmak ve sindirmek kolay oluyordu.. Hatırladığım şey, ilk zamanlar, okula gelip giderken ve teneffüs aralarında, kimse görmesin diye, elimi hep cebime soktuğumdu.. Ki bu alışkanlığım, lise sona kadar devam etti..

Okula alışmıştım.. Diğer çocuklardan farklıydım ve bu farklılığın bilincindeydim.. Yavaş yavaş şekiller çizmeye, harfleri öğrenmeye ve nihayetinde hecelemeye başlamıştık.. Sınıf öğretmenim, Şemsettin Şenel Bey‘di.. Orta boylu, zayıf, bıyıklı ve kıvırcık saçlı biriydi.. Güleryüzlüydü ama çabuk kızabiliyordu..

Biz, bize öğretilenleri defterimizde yazmaya başladıktan on veya onbeş dakika geçtikten sonra benim ellerim acımaya başlıyordu.. O kadar sızlıyordu ki, daha fazla kalem tutamıyordum.. Bunu öğretmenime söylediğimde, ellerim ağırdığında yazmayı bırakmamı tembihliyordu.. Bu durum bir veya iki hafta devam edince, öğretmenim, babamı okula çağırmamı istedi..

Babam, o zamanlar adı TEK olan Türkiye Elektrik Kurumu‘nda memurdu.. Elektrik sayaçlarını kontrol etme işi kendisinde olduğundan, memleketimdeki herkes tanırdı babamı.. Nedense herkes, memur olarak kaldığı süre boyunca, babama, farklı bir saygı gösterirdi..

Babama, öğretmenin kendisini çağırdığını söyledim.. Neden çağırdığını sordu ama bilmediğimi ifade ettim.. Öğretmenim çağırdıktan iki gün sonra sabah benimle beraber okula geldi.. Derse girmeden önce öğretmenimle tokalaştı.. Hatırladığım kadarıyla sıcak bir gündü.. Güneş vardı.. Gece çiğ düşmüş olacak ki, yeşilliklerin üzerinde damlacıklar oluşmuştu.. Ben, öğretmenimden utandığımdan dolayı, babamın arkasına saklanıyordum.. Hiç unutmuyorum; önce hâl-hatır sohbeti ettiler.. Sonra babam neler olduğunu sordu..

Adil Ağbi, <Çocuk> yazmakta sıkıntı çekiyor.. Biraz yazdıktan sonra eli ağrıyor ve kalem tutamıyor..

Ben, bazen başımı babamın arkasından uzatıyor, öğretmenime bakıyor, sonra göz göze gelmemek için yeniden saklanıyordum.. Öğretmen devam ediyordu..

Ağbi, bana kalırsa, bu sene bu çocuğu okutma.. Al bunu okuldan, alışsın biraz, seneye verirsin..

Babam, dışarıda başkalarına karşı sakin bir adamdır.. Evde, bazen annemi ve ablalarımı dövdüğüne tanık oluyordum.. Çok yaramazlık yaparsam, bana da bir tokat atıyordu.. O, annemi veya ablalarımı döverken, ben hep yatağın altına saklanıyordum.. Evde, ara sıra da olsa sinirlendiğini biliyordum ama dışarıda sakin biriydi.. Yalnız öğretmenimin bu cümlelerine sinirlenmiş olacak ki, sesini yükseltti..

Sen ne diyorsun Hoca..? Bu çocuk okuyacak.. !

Ama ağbi, eli ağrıyor, dayanamıyor..

Alışır Hoca, alışır.. Az sabret..

O çocuk alıştı..! Aradan zaman geçti ve diğer öğrenciler gibi hızlı ve uzun süreli yazmaya başladı.. Öğretmenim, belki halime acımış ve acı çekmeme dayanamamıştı.. Belki de kötü niyetliydi ve benimle uğraşmak istemiyordu.. Bilemem.. ! Bildiğim tek şey, okul hayatım boyunca, sadece bir kez bu olay sebebiyle okuluma gelen babam, bu sayede benim okulda kalmamı sağlamıştı..

Çok merak ediyorum : Ya babam, öğretmene uysa ve beni okuldan alsa idi..?

Şimdi beni duymazsınız ama…

Beni, okula kayıt etmeden önce adımı yazmamı isteyen müdürüm.. Ben artık adımı on dakika içinde değil, bir kaç saniyede her yere yazabiliyorum..

Beni, o sene okuldan çıkartmak isteyen öğretmenim.. Biliyor musunuz, ben artık babam sayesinde her gün yeni yeni cümleler uyduruyorum..

ÇOCUK


Okulyolu
Yükleyen oktaykaya

Zerdali Hırsızı / Celal ÇELİK

22 Nisan 2009 Yazan Celalcelik  
Kategori Konuk Yazar, ÖYKÜ - ŞİİR

 

 the_bathroom_by_jeanfrancois1

Pazarın tezgâhlarında yanakları al al olmuş minicik, sarışın bir bebek başı gibi dururlardı öyle; yan yana, üst üste… Ne kadar tatlıydılar kim bilir. Orada öylece durup satın alınmayı beklerlerdi; biz yoksul çocuklar da karşısına geçip zerdali tezgâhını seyrederdik. Tezgahın önünden defalarca geçip pazarcının gözünün içine bakar, adamın merhamete gelip eziğinden, olgunlaşmamışından birkaç tanesini seçip bize vermesini umut ederdik. Arada bir yapan da olurdu bunu. Özellikle de pazarın kapanma saatlerinde, iyi geçmiş, kârla kapatılmış bir günün akşamında pazar tahtasında kalan son meyvelerden bir avuç alıp biz çocuklara verirlerdi.

Ama çok az olurdu bu, belki haftada bir defa ancak. Çocuktuk; yokluk, ticaret, kâr, emek nedir anlamazdık. Paran olursa istediğini satın alabileceğini bilirdik sadece. O da bizde yoktu. Ekmek, Sana yağı, birkaç zeytin ve çaydan oluşan kahvaltımızı yaptıktan sonra sokağa çıkar, oynayarak gezerek mahalleden yarım saat uzaklıktaki “Pazaryeri”ne gelirdik. Kimimiz simit, kimimiz eski gazete kâğıdı ya da çimento torbasından yapılmış alış veriş torbası satardık orada. Daha plastik torba devri başlamamıştı. Herkes alışverişe ya ipten örme bir fileyle çıkar ya da pazarda bizim gibi çocukların sattığı kâğıt torbaları alıp, satın aldığı şeyleri onlara doldururdu. Pazardaki “torba satıcıları” arasında büyük rekabet vardı. Yaşça büyük çocuklar, biz küçüklere ortalarda dolaşma ve satış imkânı vermezlerdi pek. Akşama kadar bağırmaktan sesimiz kısılır, sıcağın altında aç susuz dolaşmaktan cılız bacaklarımız bizi taşıyamaz hale gelirdi. Meyve tezgâhlarının önünde oyalanırdık en çok. Mevsimine göre erik, çilek, yenidünya, kiraz, zerdali, armut, üzüm, portakal, mandalina, elma, nar, kavun, karpuz…

Nasıl da güzel görünürlerdi. Pazarcılar nasıl da överek bağırırlardı onları satmak için. Bütün meyveler “bal”a benzetilirdi en çok, ya da nerenin nesi meşhursa oradan geldiği iddia edilirdi. Nereden gelmiş olursa olsun…

mr__multicultural_by_ineedchemicalx3Birkaç çocuk birlikte gezerdik hep. Ötekiler bana nispeten biraz daha gözü açıktı. Benden daha çok torba satar, daha çok para kazanır, üstelik bedavadan karınlarını doyurmanın bir yolunu bulurlardı. Ben becerikli bir satıcı olamadım hiçbir zaman. O günlerde de değildim. O meyvelere ulaşmanın yöntemlerini öğrenmişlerdi. Müşterisi bol, kalabalık tezgâhların önünde bekleyip, satıcının dikkatini teraziye, müşteriyle para alışverişine ya da sohbete verdiği anlarda, usulca uzanıp küçük avuçlarına ne sığdırabilirlerse çalarlardı. Doğrusu bu işin ustası olmuşlardı, hiç yakalanmazlardı. Meyveleri çaldıktan sonra hepimiz pazarın dışına çıkardık. Muzaffer korsanlar çaldıkları meyveleri karşımızda sularını akıta akıta, biz beceriksizleri imrendirerek mideye indirirlerdi. Çalamayanların “birisini de bana ver lan” isteği kolay kolay karşılık bulmazdı. Cesur ve becerikli hırsızların ödülü olan bir tür ganimetti o çünkü. “Sen de yap oğlum” derlerdi çalamayanlara.

Sonunda dayanamayıp ben de yapmaya karar verdim. Hem para vermek zorunda kalmıyor hem de çalmayı becerebildiğinde, bir tür üst statüye yükseliyordun ötekilerin gözünde. Grup içinde beceri ve cesaretini kanıtlamış biri haline geliyordun. “Haram” kavramını anlayacak yaşta da değildik henüz.

O zaman bizim “zerdali” dediğimiz kayısıyı çok severdim. Görünüşü, tadı, kokusu öteki meyvelerden çok daha güzeldi. Eğer tatlıysa çekirdeği bile yenirdi. Ama pazarın en pahalı meyvesi de zerdali olurdu genellikle. Pazarcılar taneyle satın almak istesek vermezler, kiloyla almaya ise paramız yetmezdi. Gerçi babam arada sırada eve alırdı ama o bizi doyurmazdı. Hem evde yenen meyve pazardan kendin alıp yediğinin tadını vermiyordu nedense.

O gün pazarcının bir vitrin düzenler gibi özenle dizdiği zerdali tezgâhının önünde durdum. Zerdalilerin hafiften kızarmış yanaklarını müşterilerin göreceği tarafa çevirmiş, böylece olduklarından da göz alıcı, iştah açıcı hale getirmişti satıcı. Öyle güzel duruyorlardı ki, sanki bir tanesini yesem bir daha hiç acıkmayacakmışım gibi geliyordu o anda. Tezgâhın önünden birkaç defa geçip uygun anı kolladım. Satıcının başına birkaç müşterinin biriktiği bir anda uzanıp bir zerdali alıp kaçtım. Avucumun içinde o narin cennet meyvesini incitmemeye, ezmemeye çalışarak gidiyordum. Her şey yolunda gibi görünüyordu. Sonunda ben de becermiştim.

registos_urbanos_by_divmangPazarın en yakın çıkışlarından birine yaklaşmıştım ki birden arkamdan, gömleğimin yakasından birinin tuttuğunu hissettim. Arkama bakıp ne olduğunu anlamaya çalıştığım anda ağır bir küfür eşliğinde yüzüme inen tokatla sarsılıp düştüm. Zerdalim, başarabilsem hayatımdaki tek hırsızlığımın ganimeti olacak o sevgili meyve hâlâ avucumdaydı. Düştüğüm yerde oturup utancımdan başımı göğsüme eğmiş, boştaki elimi gözlerime kapatıp boşalan gözyaşlarımı saklamaya çalıyordum. Kimsenin yüzüne bakmadan, elimi kime uzattığımı bilmeden o vaziyette avucumu açıp zerdaliyi bıraktım. Bir el sert bir hareketle çekip aldı onu avucumdan. Pazarcının hareketine kızanların ona yönelik sesleri kafamın içinde uğulduyordu: “Ne yapıyorsun?”, “Yazık değil mi?”, “Bir zerdali için çocuğa vurulur mu”, “Parasını ben vereyim”…

Bir kadın beni yerden kaldırıp, “gel oğlum, ağlama, sen şurada yüzünü yıka, ben alayım sana zerdali” diyerek pazarın içindeki çeşmeye doğru götürürken kadının elini silkeleyip kaçtım, var gücümle, nereye gittiğimi bile bilmeden nefesim tıkanıncaya kadar koştum. Akşama kadar amaçsızca oradan oraya dolaşıp durdum. Manavların, bakkalların önündeki meyve tezgâhları düşman gibi görünmeye başlamıştı gözüme.

Ertesi gün anneme “ben artık pazara gitmeyeceğim, bana başka bir iş bulun çalışacağım” dedim. Buldular; yedi yaşında falandım, o günden beri çalışıyorum. O günden sonra meyvelerden soğudum. Bazen markette alışveriş yaparken güzel görünüşlerine dayanamayıp alır buzdolabına koyarım. Orada öylece durur; kendimi zorlaya zorlaya içinden birkaç tanesini yer, eğer o arada ikram edeceğim misafir falan gelmezse geri kalanını çürüyünceye kadar beklettikten sonra çöpe atarım.

Celal ÇELİK

 


Ezginin Gunlugu – Zerdaliler
Yükleyen cdegdas

Aboke Kızları / Meltem YAŞAR

22 Nisan 2009 Yazan Konuk Yazar  
Kategori Kampanya, Konuk Yazar, MAKALELER

 Aboke Olayı yaşları 13 ile 16 arası 139 ortaokul öğrencisi kız çocuğunun 10 Ekim 1996`da LRA (Lord`s Resistance Army – Tanrı`nın Direniş Ordusu isimli terörist grubu) tarafından Uganda`Nil Kuzey Apac Bölgesindeki Aboke`deki St Mary`s Yatılı Okulu’ ndan kaçırılması olayıdır. Okulun müdür yardımcısı İtalyan rahibe Rachele Fassera eşi görülmez bir cesaretle asileri takip edip kızlardan 109`unu geri almayı basarmış olsa da kalan 30 kız için tüm dünyayı ayağa kaldırmış, hatta Papa 2. John Paul bile LRA lideri Joseph Kony`ye seslenerek serbest bırakması için bir bildiri yayınlamıştı.

lamu-276a1

Uganda`da 1986`da gerilla savaşı neticesinde Milton Obote`nin diktatör ve baskıcı rejimine son veren Devlet Başkanı Museveni ile ayni kabileden (Acholi kabilesi) olup da kendine değil de Museveni`ye destek olan kabilesine eziyet etmeye başlayan, gerek duyduğu insan gücünü kabilesinin yaşadığı yerlerdeki okulları, köyleri basarak çocukları kaçırmakta bulan LRA terör örgütü, dünyanın en acımasız terör örgütlerinden bir tanesi. Erkek çocuklarını asker olarak, kız çocuklarını ise hem LRA komutanlarına eş -seks kölesi- hem de askerlere yemek, çamaşır gibi işlerde yardım etmek üzere hizmetçi olarak kullanıyorlar. 1994 yılında Sudan devletinden aldığı destekle kamplarını bu ülkede kurmaları ve kaçırdıkları çocukları bu ülkeye götürmeleri ile hayatları çok daha kolaylaştı.

Els De Temmerman‘ın “Aboke Kızları” isimli kitabında kızların, gerillaların ve Rahibe Rachele`in öyküsü var…
Kitaptan bir alıntı: LRA kaçırdıkları kızları Sudan sınırını geçip LRA kamplarına götürmeye çalışırken geceyi terkedilmiş bir köyde geçirmişler. Köydekiler LRA’nin yakında olduklarını bildiklerinden geceyi güvende geçirmek için bir askeri birliğe yürümüşler, geride yürüyemeyen yaşlılar ve hamileler kalmış. Sabah LRA kızlarla yürüyüşe devam etmek istediğinde 10 yaşarında bir kızın eksik olduğunu fark ederler. Devamı kaçırılan Aboke Kızları`ndan biri olan Ellen‘in ağzından şöyle anlatılıyor…

“”İşte burada!” deyip kızı terkedilmiş kulübelerden birinden çıkardılar… Asiler kızı dövdüler ve çok fena tekmelediler. Bir asker, botları ile yerde yatan kızın göğsünün üzerine bile atladı. Kız inleyip yardım dileyen gözlerle etrafına baktı. Ama kaçış yoktu. Her taraftan darbeler alıyor fena halde dövülüyordu. Komutan diğer Aboke Kızları`nı çağırdı. “Bitirin işini!” dedi. Tahta sopaları alıp kızı dövmeleri söylendi. Ellen’in bacakları titremeye başladı. Ellen sanki vücudu başkasına aitmiş gibi davranıp kendinden geçmeyi diledi, olmadı. Duraksayarak dövmek için odun toplamaya giden arkadaşlarına katıldı. Sonra kızın etrafını sardılar ve bacaklarına hafifçe vurmaya başladılar.

Asilerden biri “Öyle değil!” diye bağırdı. Kafasının arkasına ve boynuna nasıl vurmaları gerektiğini gösterdi. Aboke Kızları ağlayıp, bir araya toplanıp sonra sustular. Komutan iyice sinirlendi. Bizi sıraya sokup kaçmaya çalışan kızı teker teker dövdürdü. Yeterince hızlı vurmayanlar tokatlanıp istendiği şekilde vurana kadar zorlandı. Kurban çok fena kanama geçiriyordu. Son kız da dayağı attıktan sonra, ölü gibi görünüyor ama tüm vücudu titriyordu. Asilerden biri gelip emin olmak için son tekmeyi attı.

Sonra kızı kulübesinde saklayan hamile kadını ortaya getirdiler. Asiler, hamile kadını artık hareket edemediğinden emin olana kadar dövdüler.”Neden? diye merak etti Ellen. Neden böyle davranıyorlardı? Neden kendi halkını öldürüyordu bu asiler? Neden çocukları kullanıyorlardı bu iş için?

Ellen’in sorularına yanıt sapkın dindar LRA lideri Kony‘nin kelimeleri ile: “Acholi kabilesi bana ihanet etti. Bana yüz çevirdiler. Kendi topraklarında yabancı tanrılara tapındılar, öğretmen, memur olarak devlet kuruluşlarında yer aldılar ve büyük düşmanımız Museveni’nin tarafını tuttular. Bu yüzden cezalandırılmaları gerek. Ben kendi halkımı öldürmüyorum, onları temizliyorum ki sadece temiz ve saf olanları kalsın. Ve saf olan temiz Acholi ırkı Sudan sınır ötesindeki kamplarımızda doğan bebeklerdir. Bu yeni oluşan temiz ve saf Acholi ırkı bir gün sayıca o kadar artacak ve güçlenecek ki Uganda Hükümetini devirip ülkeyi On Emir’e göre yönetecekler!

Bu sapkın mantıkla yüzlerce kız çocuğunu kaçırıp daha önce kaçırdıkları ve beynini yıkadıkları erkek çocuk askerlere seks kölesi yapmak, bir komutana 12 kadın verip üremesini isteyerek bu yeni “Temiz” ve “Saf” ırkın gerçekleştirebileceğine inanmak ne kadar hastalıklı bir zihnin ürünüdür? Kabilesinin saflığına ve temizliğine bu kadar inanan bir insan neden masum kişilerin kulaklarını kesip yine kendine yedirir, neden dudaklarını kesip paramparça bu ağıza asma kilit takar, neden yağmaya giderken karşısına çıktı diye bir koylunun bacağını panga ile keser? Neden, neden?

Rahibe Rachele ve kurtarılamayan kızların anne babaları bu konuda dünyayı bilgilendirmek ve bilinçlendirmek için bir dernek bile kurup Aboke kızlarının hikâyesini dünyaya duyurdular. Birleşmiş Milletler Sekreteri Kofi Annan`dan zamanın `First Lady`si Hillary Clinton`a, Nelson Mandela`dan bazı Avrupa parlamentosundaki milletvekillerine kadar ulaşmayı basardılar ve Aboke Kızları adı altında Uganda`nın kuzeyinde sessizce islenen bu insanlık sucunu dünyaya duyurdular. Kalan 30 kızdan 5inin esaretleri sırasında öldüğü, diğerlerinin de teker teker kaçtıkları biliniyor. En son Aboke kızı, Catherine, 13 yıl sonra kucağında 2 yaşındaki LRA lideri Kony`den olma çocuğu ile Kongo`daki Uganda Polis Kuvvetleri’ne sığındı.

LRA, su an azalmış olsa da Uganda`nın kuzeyi, Sudan ve Kongo Demokratik (?) Cumhuriyeti`nde faaliyetlerine devam ediyor. 2005`de insani yardım yapan kuruluşların çalışanları arasında yapılan bir araştırmada bu terör örgütünün faaliyetleri, dünyanın en “unutulmuş” acil durumu olarak nitelendirildi.

2006`da yapılan bir çalışma neticesinde faaliyetlerine başladıklarından bu yana 66,000 çocuğu kaçırdıkları tahmin ediliyor. Son 20 yıl içerisinde Acholi kabilesinin %90`i yani 2 milyon kişi kendi köylerinde güvende olmadıkları için uluslararası insani derneklerin kurduğu kamplarda yaşadı. 20,000den fazla çocuk asker veya seks kölesi olarak kullanıldı. Kaçabilen çocuklar ise köylerinde güvende olmadıkları için her gece daha güvenli olduğunu bildikleri kasabalara, kiliselere, karakollara kilometrelerce yol yürüyerek sığındı, sabahları tekrar köylerine geri döndüler. `Gece Yürüyüşçüleri` ismiyle anılan bu çocukların sayısı 50,000′i geçti.

Kuzey Uganda`daki ölüm oranı savaştan sonraki Irak`tan daha fazla. Her gun Kuzey Uganda`da 175 çocuk vahşet ve önlenebilir hastalıklardan ölüyor. Çocukların %25i son 10 yılda ebeveynlerinden en az birini kaybettiler. Ve bu korunaklı kamplarda kalan nüfusun yarısı, yani 1 milyonu 15 yasin altında.

Kuzey Uganda`da……………………………………

250,000 çocuk bu terör örgütünün toplumu kaosa ve kamplara zorlaması neticesinde okula gidemiyor: Eğitimsizler.
Ebeveynleri LRA tarafından ve hatta bazen kendileri tarafından olduruluyor: Sahipsizler.
Evlerinden uzak oldukları için topraklarını, evlerini kaybediyorlar: Hicbirşeysizler.
Tecavüze uğradıkları için AIDS kapıyorlar: Çaresizler.
Kurtulsalar bile, kendi kabilesinden aile ve arkadaşlarını öldürmek zorunda kaldıkları için toplumun dışına itiliyorlar: Geleceksizler.

Uganda`nin kuzeyinde son 20 yıldır tek yoldaşları açlık, hastalık, korku ve terör olan kayıp bir kuşak yetişiyor… Kurtulanlar, geride kalanlar ve kaçırılanlar hepsi 21. Yüzyıla yakışmayacak acılar içindeler…

anne-cocuk1

Bu on binlerce çocuktan bir tanesi bizim olsa?
Tek bir çocuğumuzun sopalasalar, tek bir tanesine tekme atıp bir taneciğine tecavüz etseler, ne olurdu halimiz?
Çocuğumuza okul arkadaşını, büyük olasılıkla komşumuzun çocuğuna öldürtseler?
Daha kötüsü çocuğumuz bizi öldürmek zorunda bırakılsa?
Bir tanecik kız çocuğumuz kaçırıldıktan sonra AIDS kapmış ve sırtında yine AIDS’li bir bebekle dönse, ne yaparız biz?
En basitinden çocuğumuzu gece kaçırılmasın diye 10 km ötedeki bir kasaba hastanesine yürüyerek göndermek zorunda kalsak her gece?
Buna hangimiz dayanır?
Afrika dayanıyor iste…
Hala hayata gülümseyerek bakıp tek afyonları olan Incil`e sarılıp hayatlarına devam ediyorlar…
İstanbul`da suratı asık binlerce insanın arasında yürürken, gülümseyen tek kişinin ben olduğumu fark ettigim zaman aklıma dank etti: Gülümsemek bana da bulaştı Uganda`da ama acılara bu kadar dayanıklı olmak? Henüz değil…
Mümkün değil…

Beyazız biz, tenimiz ince…
Tanrı Afrikalıları yaratırken tenlerini sadece güneşe karşı değil, acılara karşı da dayanıklı yaratmış galiba…
Bizim intiharı düşündüğümüz durumlarda, onlar hayata o koca dudakları arasından görünen bembeyaz dişlerini göstererek acılarla dalga geçebilmeyi, her tıngırtıda bedeniyle, ruhuyla dans edip şarki söylemeyi de kavruk tenleri gibi Tanrı sadece onlara bahşetmiş galiba…

Meltem YAŞAR

Kazak yürekli çocuk Kemal / Kemal & Kara Kalem

22 Nisan 2009 Yazan Konuk Yazar  
Kategori Kampanya, Konuk Yazar, ÖYKÜ - ŞİİR

Salih dün akşam beni arayıp “Abi Şebnem hanımın kolisi hazır, istersen hemen gönderiyorum” dediğinde, tamam gönder demiştim. Fakat dedikten bir kaç saniye sonra telefonun tuşlarına sarıldım. Benim 2 numaralı tuşum zor basardı, bu seferde aynı uyuzluğu yapınca oldukça sinirlendim. Zorlada olsa numarayı çevirdikten sonra Salih’e ulaşabildim. “oğlum sen şuan nerdesin?” dediğimde bizimkinin beti benzinin attığından emindim. Acaba yine, neyi yanlış yaptım diye çocuk kendi kendini yemeye çoktan başlamış olmalıydı. “Abi koliyi aldım gidiyorum, hayırdır“. Salih’in şaşkınlığını üzerinden atmasına müsade etmeden “Geri dön hemen, hemen geri dönüyorsun dükkana” dedim ve telefonu yüzüne kapattım. Salih’i kendi yarattığım konular içinde bu şekilde sirkülase etmek tarifsiz hoşuma gidiyordu. Aslında buna dışarıdan bakılınca sadizm gibi görülen davranış biçimim, onu bir anlamda oto kontrolüm altında tutmak istememden kaynaklıdır. Siz benim bu şaşkolozumu bilmezsiniz, eğer gemini serbest bırakırsanız erkek olduğuna bakmaz kesin kocaya kaçar. Bu çam yarması destursuz oğlan bana rahmetli Ömer Reis’in emanetidir. Onu ben büyüttüm, ben okutup yine ben evlendirdim. Telefondaki sesimin otoriter sert tınısı eğer yaşı kemale ermemiş olsa bu koca eşşeği altına bile işetirdi.
Sabah 7 gibi Miroş’u servisci Orhan abisine teslim ettikten sonra kalkıp pantolonumu nasıl giyerim de, bu kırık bacakla dışarı çıkarım diye düşünmeye başladım. Geri zekalı sağ paçam, alçı içine sığmıyorki. Acaba paçanın o bölümünü makasla kessemmi diye hayıflanırken. Lan salak kafam kente hep pantolonlamı gidilir sanki. İnsan değilmisin sen. Etek giy, altınada şöyle dantelli bir jartiyer çekersin, hiç olmazsa geliş gidiş benzin parasını bedavaya getirirsin. Tabi öyle olmadı, aklıma son anda Remziye ablanın basma şalvarlarından biri geldi ama ben yinede pamuklu eşorfmanlarımdan birini giymeyi kendime daha uygun buldum. Dükkana geldiğimde Salih kepenkleri daha yeni açıyordu. Beni görünce alnından vurulmuşa döndü zavallı. “Abi, hayırdır. Sen bu saatte gelmezdin“. Öyle korkmuştu ki, arkama kavuşturduğum ellerime bakmaya çalışıyor, bir şey olup olmadığını kontrol ediyordu. Tek elimi serbest bıraktığımda, kafasını bir an sağa doğru bükerek savunma pozisyonu aldı. Bu ilk refleks di. İkinci elimi kıbırdatıp yukarı doğru hareket ettirdiğimde, o elimde göremediği bir şeyin olduğunu anlamış, ellerini başında birleştirerek çoktan öne doğru eğilmişti bile. Halbuki elimde bir demet, sabah Remziye ablanın benim için koruluktan topladığı çiğdemler vardı. “Şunları vazoya koy, dükkan için arayıp soran yokmu. Hani o emekli noter gelecekti. Neyse koli nerde“. Hazırladığı koliyi pek beğenmediğimden ambalajında ve kitaplarda biraz değişiklikler yaptım. Tabi bu kampanyada o kadar emeği olan Şebnem içinde özel bir kitap koymalıyım diye düşündüm. Kendi ellerimle koliyi bantladıktan sonra, birde fark ettimki Şebnem’in adresini almayı unutmuşum. Saat daha çok erken. Bu kız uyuyormudur acaba, yok belkide hastanededir. Arasam mı ne bilim. Uyuyorsada uyansın canım ne olacak, sonuçta biz dost değilmiyiz, diye söylenerek tuşlara dokunmaya başlamıştımki, malum o adi 2 nolu tuş yapacağını yine yaptı. “Salih ver lan şu telefonunu, bak Gülçine kötü davranıyormuşun kulağıma geliyor, duymuyorum sanma, keserim yolunuda, ihanetenide ona göre“. Şebnem telefonun öbür ucundaydı. Hiçde öyle yeni uyanmış bir bayanın ses tonu yoktu karşımda. Çok kibar ve ince bir uslupla konuşan cıvıl cıvıl bir ses. Vazodaki çiğdemlerden sonra Şebnem’in bu pozitiflik yayan ses tonu sabahki aksi gardımın yüzümden düşmesini sağlamıştı. “Salihcim hadi koliyi artık götürebilirsin, çay ocağının önünden geçerkende bana demli bir tane söyle canım, hadi canım hadi“. Salih’in elinde koliyle dükkandan çıkarken, içten içe Şebnem’e dua ettiğini iyi biliyordum.
Köy yolundan evin olduğu sapağa sapmıştımki benim Kemal atladı arabanın önüne. Alçılı ayağımla frene sonuna kadar bastım. Fazla zorlamış olmalıyımki, öyle derin bir ağrı girdiki bacağımdan yayılarak belime kadar, ölüyorum sandım. Bu arada Kemal 8 yaşında. Henüz 2 ye gidiyor. Ordulu olan babası köyde boş bir tarla kiralayarak, seracılıkla nafakasını çıkarma çabasında. Kemal’in kendinden küçük üçte kızkardeşi var. Eskiden cami olan ve abdal ırmağının taşan suları yüzünden bundan yıllar önce harabeye dönen inşaat enkazının içinde Kemal’in babası yaşanabilir bir yer yapmaya çalışmış. Naylondan camları olan pencerelerin içinde yaşayan Kemal’in küçük ailesinin yaşam hikayesi bir memleket gerçeğidir. Benim hiçte uzak olmadığım soğuk bir gerçeklik. Ürettikleri sebzeleri Samsun’un haftalık kurulan pazarlarında satan Kemal’in babası Kazım, inatçı ve açgözlü bir adamdı. Köy insanı ona ve ailesine yardım elini uzattıkça, malesef o bunu her zaman kötüye kullanmıştır. Bu yüzden ondan bıkıp usanan köylü, uzak durmayı tercih etmişlerdi.
Kemal’le tanışmam bir iş dönüşü olmuştu. Evimin yolu onların seracılık yaptığı bahçenin kenarından geçer. Yine o iş dönüşlerimden birinde gördüm onu. Yolun kenarındaki bir taşın üstünde oturmuş, küçük yumrukları ile yeri dövüyor, küfür ediyor ve ağlıyordu. Yüzünün kirini saf beyaz damlalar yıkıyordu. Arabayı yanında durdurduğumda camı hafif aralayıp ona doğru seslendim “Hey delikanlı, buralarda bir deli adam varmış, iki köpeği ve bir kızı olan. Bilirmisin sen onu” Ağlamayı kesmiş, kazağının koluyla burnunu silerek, diğer eliyle işaret ettiği yönde benim evi gösteriyordu. “Aha ora amca, o pembe ev“. Bu gibi durumlarda çocuklara niye ağlıyorsun diye sorulmazdı. Farklı bir konu ve görev atılırdı ortaya. Onu içinde bulunduğu ortamdan uzaklaştıracak, kafasındaki düşüncelerinin odağından sıyırmalıydım. “Tanır mısın sen o adamı, gerçekten delimidir“. Büyük adama sorulmuş sorular vardı Kemal’e sorulmuş. Şaşkındı. Buradan geçen piknikcilerin ona ve diğer köy çocuklarına piknik sepetlerindeki keklerden, çocuklarının jelibon ve şekerlemelerinden verilmesine alışkındı. Fakat bu Yabancı farklı şeyler soruyordu. Tanımadığı ama birilerinden duyup işittiği kadarıyla biraz bilgi sahibi olduğu o deli adamı, bu ilk kez karşılaştığı yabancıya anlatmanın, yol izan göstermenin ağır sorumluluğunu omuzlarına yükleyen bu adamda kim olaki acaba diye düşünüyordu. “Ben bilmem, hiç görmedim ama heryere ağaç dikermiş, bazen koca ağaçları söktürür bir yerden başka yere taşıtırmış, böyle adam akıllı olurmu amca“. Gülmüştüm. Hem de kahkaha atarak. Baktım Kemal de gülmeye başladı. “Birde bir kızı var bir görsen aha benim iki katım” diyince gözlerimden ateş çıktı ” höst, deyyus” dediğimde ise susup dondu yavrum. “Öyle değil oğlum, o deli adamın bir kızı varmış, biraz şişmanmış diyeceksin, kibar ol eşşek oğlum. senin adın ne bakim” Çocuk artık karşımda ağlasınmı, gülsünmü bir ikilemin içine düşmüştü. Fakat bana yavaş yavaş ısındığı ortadaydı. Bu sert görünüşlü yabancının aslında sıcak babacan yapısı onu etkilemişti. “Kemal, bahçeci Kazımın oğlu“. Kemal’in ağlama nedeni babası olacak deyyusun çocuğu köy bakkalına sigara almaya gönderirken, parayı düşürüp kaybetmesiyle ilgiliydi. Ufacık oğlana tekme tokat girişmişti. “Baban şimdi nerede Kemal“. Çocuk bu yabancının önce deli adamı sonra babasını sorması karşısında şaşkınlığını daha da artırdı. “Köy kahvesindedir şinci. Ne yapcanki amca“. Başımın işaretiyle arabaya atlamasını istedim. Yüzü gülerek arabanın etrafında dolaştı ve ön kapıyı küçük elleriyle açtı. “Arkaya, senin yaştaki çocuklar her zaman arkada oturur tamammı Kemal.” İçinden araba onun, o nerede oturmamı isterse orada otururum dediğini ve hatta benim büyüyüpte arabam olduğunda çocukları önde istedikleri kadar oturtacam dediğinide iyi biliyordum. “Kahveye gidelim bana babanı göster, Hani o deli adam varya, hani kızı şişman olan, işte o benim“.
Arabayı Kemal’e çarpmamak için zor durabilmiştim. “Lan deli velet ne oluyoruz“. Soluk soluğa olan çocuğun heyecanı beni korkutmuştu. Annesinin hasta olduğu haberi Muhtardan bana ulaşmıştı. Kazım da kendini iyiden iyiye serseriliğe vermiş, pazarlarda kazandığı paraları Samsun otellerindeki rus karılarla alemlerde yiyordu. Kemal ve kardeşleri perişandı. Kazım’a attığım iki dayakta etkisini göstermemişti. Bazıları iflah olmaz derdi annem. Ben o lafa hiç inammamıştım. Hala da inanmıyorum. Sorunun üzerine gidecek kadar vakit bulamadığım için o çocukları kaybedebiliriz belkide. Buna en kısa zamanda el atacağımı bilerek Kemal’in soluklanmasını bekledim “Ahmet Amca hani kitap göndereceğin okul varya, işte al bunlarıda o paketin içine koy.” Ellerinin içinde bana uzattığı, onu ilk gördüğümde burnunu sildiği kazağa sarılmış sanki bir gelin bohçası vardı. “Bu kazağın içindekiler ne Kemal?” . Aslında kitap olduğunu tahmin etmiştim ama neden bir kazağa sardığını anlamak istiyordum. Gururunu kırmamak içinde direk içindekileri sordum. “Ben okudum Ahmet Amca, hani sen dedin ya, buraya uzak o denizin kenarındaki köyde çocuklar var, onların kitapları yok, kalemleri yok diye, ondan işte, hem okudum ben, artık napcem, al bunları onlara götürürsün, onlarda okusunlar, define adasını okusunlar, çirkin ördek yavrusunu okusunlar, peter panı okusunlar, okusunlar işte“. Susmuştum. Elimi torpido gözüne uzatarak sigara paketinden bir dalı dudaklarıma götürüp yaktım. İki nefes çekip biraz kendi çocukluğuma gittim. Aslında biraz sonra soracağım sorunun benim gözlerimin bu çocuğun yanında yağmurlarına yenik düşeceğini iyi biliyordum. Ey hayat dedim içimden, bokunu püsürünü süpüreni görmezden gelen içine yandığımın yaşamı.
Kemal peki oğlum o kazak neyin nesi
Oda çocuklar üşümesin diye” .
.
.
Sevgili Şebnem,
Çok özür dilerim o kazağı sana gönderemezdim. Onu arabadan inip gözyaşlarımla Kemalime tekrar giydirip o küçük yüreği bağrıma bastım. Fakat kolinin üzerinde paket haricinde göreceğin kitaplar Kemalimin baş ucunda gözü gibi sakladığı kitaplardır. Son anda Kemal’le kentte dönerek koliye ilave ettirdiğimiz kitaplar Kemalimindir canım arkadaşım. Onlardan birini alıp bu yapmış olduğun kampanyanın anısına iyi saklamanı istiyorum. O kitaba baktıkça senin çocuklar için yaptıklarını, bu günleri ve Kemalimi sana hatırlatacaktır.
Ben inanıyorum her şeyin farklı olduğu bir yer var ve oranın tek delisi benim.
Kemal & Kara Kalem

Gulay – Bir ay dogar
Yükleyen sayit

Issız Bir Adaya Düşsem Yanıma Alacağım Ayrılıklar* / A. Şebnem SOYSAL

20 Nisan 2009 Yazan A. Şebnem SOYSAL  
Kategori MAKALELER

Gidişler
Uzağa gidişler
Kız kardeşim gibi..
Dedem gibi..
Yollamaya kıyamadıklarım!
Erken vedalara..

*
Bir gece yarısı. Bir telefon çalar. O anda zil sesiyle aranda kuvvetli bağ oluşur. O seni, sen onu hissedersin. Konuşur seninle ince ince. Bilirsin, bu ölümün ince davetidir. Sıra daha sana gelmemiştir. Ama ensende bir soğukluk hissedersin. Aklına ilk düşen, bu sefer kim öldü sorusunun dayanılmaz yankısıdır. Bu sefer kim öldü?

Telefonu açınca bir suskunluk olur. Derin bi soluk çekersin. Soluğu vermek sanki ölmek demektir. İnce duru bir ses selamlar seni. Yaşamı yüklenmiş ses hıçkırıklara boğularak bir isim fısıldar. Sahiden canını yakan işte budur. Senden bir can kopmuştur. Senden bir nefes. Ama hala sıcaktır bedenin. Hala çarpar kalbin. Hala acıkırsın, susarsın, birine sarılmak istersin. Derin boşluk sararken seni, geçmişteki keşkeler koşar imdadına. Dersin her şey ne kadar boş. Çalışmalar, çabalamalar, yitik sevdalar, hırslar, yalanlar, dolanlar. Yüzüne bir tokat gibi çarpan hayata serzeniştir. Yaratıcıya belki ince bir sitem!

Aynı şehirde soluk alıp verdiğimiz ama uzun zamandır nefesine nefes katmadığımız insanlar vardır. Oysa yaşamı birlikte yürürsünüz. Üzeriniz de emeği çoktur. Her zaman eli omzunuzda olan gerçek dosttur. Ölüm çaldığında kapıyı sadece bir telefon zili kalır ondan geriye. Yüreğiniz kanar işte o anda. Paylaşılan her an geçen yüreğinizden bir bir. Oysa giden gitmiştir. Oysa giden sizsinizdir. Bir ana sıkıştırılmış paylaşımlar, geleceğe taşınamamıştır. Soluk bitmiştir. Hem gidenin, hem de kalanın. Soluk bitti.. Ölüm saati işte o andır.

Her ölüm aslında hesabın başlangıcıdır. Ağlamalar aslında kendinedir. Yaşarken kendinden gidişlere isyandır. Ölüm aslında kendine gelmektir bir anlık. Yüzleşmek! Bir adaya düşmek belki. Giderken yanımıza alacağımız ayrılıklar vardır. Tüm ömür boyunca kaçtığımız ve bir türlü yüzleşemediğimiz ayrılıklar. O adaya gitmek gerek. Tüm ayrılıkları alıp gitmek.  Kavuşup geri gelebilmek mümkün mü?  Bilmiyorum.

Bu gün ıssız bir adaya düştüm ben. Yanıma tüm ayrılıklarımı aldım. Unuttuğum bir ben vardı. Onu uyandırdım. Giyindim kendimi. Rüzgar sardı beni. Aktı iki damla yaş. Hala soluk alıyorum. Yaşam yolunda yürüyorum. Kronolojik sıraya dizdim ayrılıklarımı. Geçmiş zamana sarılmış mezar taşları..

Nisan bu; Zalimdir! Doğarsın. Çok acı vardır yüreğinde kimse bilmez. Çünkü bize acıyı paylaşmak öğretilmemiştir. Acı yürekte gizlenir. Acı mahremdir. Mutluluk paylaşılır ki insanlar gönensin..

Giydim ya kendimi.. Uyandırdım ya kendimi. Acıya gelmedim. Acıtmaya gelmedim. Bu benim öğretime haksızlık olurdu. Yaşama! Yürüdüğüm yollara! Yaşamıma zenginlik katan insanlara.. Bugün yitirdiğim tüm canlarıma aldığım soluk armağan olsun.

Doğuma ve ölüme! Nisan zamanlara..

Allah rahmet eylesin. Zaman nedir ki? Bir gün kavuşacağız. Bir gün! Bir gün.. O zamana dek bir adaya düşünce ben yanımdasınız. O ada zaten soluktur!

Dün geceden beri çok canım yanıyor. Selahattin Şenol’un anısına yazıldı bu satırlar. İsmini belki siz şimdi duydunuz. Ben de emeği çoktur. Hoca’mdı benim! Abi’m! Dertleştiğim! Güldüğüm!  Sabah kahve içtiğimdi. Onca makale yazdık birlikte..  Daha yeni bir kitapta bölüm yazdık beraberce.  Kaç çocuğun ruhuna dokundu Allah bilir. Babaydı o! Eşti! İnsandı! Çok seveni vardı. Dağ gibi adamdı. Bir nisan günü çıkıp gitti. Aslında yazacak daha çok sözümüz vardı. Hakkını helal et Selahattin Abi! Sadece bir kaç damla göz yaşım ve verebildiğim sadece bu satırlar.

ALLAHA EMANET OL!
KENDİN GİBİ KAL ORALARDA..
BENİM SEVDİKLERİME SELAM SÖYLE!
TÜM SEVDİKLERİME SELAM SÖYLE!
NİSANA KIZMA..
NİSAN BU ZALİMDİR!
HOŞÇA KAL SELAHATTİN ABİ’M!
HOŞÇA KAL!

* Üzerinden tam 1 yıl geçmiş… Sabah içim titredi.
Bugün bu satırlardan geçen herkes yaşamındaki en mutlu anı düşünsün. Benim biricik SELAHATTİN ABİM için. Mutluluk en güzel duadır..

BİR KABUSTAN NAKLEN YAYIN !!! / SEVDA YAVUZ

14 Nisan 2009 Yazan sevdayavuz  
Kategori MAKALELER

kabus2

YOKSA BEN BİR ALMAN MIYIM ?

Bir kabusun orta yerindeyim; biri çimdiklesin beni.
Ya da bir tokat patlatsın suratıma. Uyanayım yeniden özgür
insanlar dünyasına. Ama hayır; kabus sürüyor. Sanki bilinmeyen bir kapıyı ittim ve yıllarca geriye gittim.
Biraz önce bir yangını seyrettim; kitaplar yakıldı. Adına Reichtag yangını dendi. Alevler o kadar büyüktü ki, uzandı bütün aydınlık çağlara o kirli yalazlar…Nazi zulmüne karşı çıkan aydınların kitapları bunlar. Ve şimdi hepsi korkaklar ülkesinde sahipsiz ve yalnızlar. SS ler onları tutuklayıp temerküz kamplarına götürüyor. Bazıları kaçabildi. Ama kaçamayanların arasında çok önemli bilim adamları var.

Kulağıma propaganda bakanı Göbels’ in sesi geliyor. O cılız, çok çirkin solucanın. Hesabı ondan sorulmalı binlerce kayıp canın. Ama inanılmaz; Göbels Türkçe konuşuyor. Hem bir kanalda değil, pek çok kanalda. Hitler ‘i destekleyen her medya kuruluşunda Göbels’ ler hakim artık. Papağan gibi aynı şeyleri tekrarlıyorlar. Bir “Heil Hitler” demedikleri kaldı. Böylesine aşağılık Göbels’ ler bunlar. Daha doğrusu Göbels “lik ruhu. Çoğu da satın alınmış gazetelerde kalem oynatan liberal faşistler güruhu…İçlerinde eski solcular bir çöp kamyonu dolusu. Sonradan cepleri biraz para görünce solculuklarını satmışlar. Faşistlere “Taraf ” olmuşlar. Güneşsiz Sabah- ları kirli bulutlar gibi kaplamışlar. Sırtlarında bir tabela asılı. Görmüyor kimse; fark etmiyor bilinçsiz kalabalık. Tabelada yazan tek kelime her şeyi söylüyor oysa : Satılık !

Aklımı oynatmak üzereyim. Birazdan Hitler de konuşacak.
Evet biçimi biraz değişmiş, hatta Müslüman bile olmuş.
Öyle ki İmam Hatip” i filan bitirmiş. O da Yahudi’ lere düşman. Değişen bir şey yok ne yazık ki…Tarih adeta pişman.Sayfalarına sinen bu azılı Nazi’ leri, bu en onursuz savaşların gazilerini zamanında silip atmadığı için pişman. Bir kabus yeniden yaşanıyor; yüzlerce masum yeniden perişan !
Her aydın kişiye alınmış sanki uğursuz bir nişan ! Söndürülüyor her an, onurlu bir yaşam !

Az önce ülkenin en değerli insanlarını göz altına aldılar.
Tam bir sindirme, olmayan suçları aydın insanların sırtına bindirme kampanyası. Adını Ergenekon koymuşlar ; ülkenin bütün aydınları da bunlara göre darbeci. İçlerinde kimler yok ki… Öyle insanlar ki bunlar hak ettikleri her zaman avuç dolusu alkış ! Gel gör ki Müslüman Nasyonal sosyalistler gemi azıya almış… Böyle giderse hapishaneler temerküz kamplarına benzeyecek yakında. Faşistler tarihin kanlı sayfalarından fırlayıp, her yerde, çalınan her kapının ardında hortluyorlar adeta…Biri beni çimdiklesin. Uyan kabus görüyorsun desin. Uyanıp da örümcekleri değil, kartalları görmeliyim. Sarışın bir kurdu görmeliyim. Onun mavi gözlerinde sakinleşip, yeni şafakların aydınlığını kendi şakaklarımda hissetmeliyim.

Göbels’ ler her yere yayılmışlar. Savcılar avcı olmuş. Hukuk ayaklar altında ezilmiş, adaletin terazisine yanlış değerler binmiş. Hayır, burası Türkiye Cumhuriyeti olamaz. Burası Almanya. Nazi imparatorluğu. Tarihte bir hata oluştu. Bilgisayar hatası gibi. Birden her şey geri gitti. Ya da islami faşizm adında bir virüs girdi Cumhuriyet sitelerine, bloglarına…Bu virüs yüzünden ben ışınlanıverdim kitapların yakıldığı, insanların kaybolduğu o karanlık Orta çağlara.

Birazdan uyanacağım. Atatürk Türkiye’sine uyanacağım. Bir bardak su içeceğim. Atatürk Türkiye’ sinde yaşadığım için tanrıya şükredeceğim. Evet; birazdan uyanacağım. Zaten son seçimlerde uyanır gibi oldum. Bu Göbels’ ler biraz daha bağırsınlar ki, uyanmak ne kelime şahlanarak kalkayım uykulardan. Kork ve saklan çakma Hitler ve onun çakma Göbels” leri… Ben uyanmaya alışığım. Çünkü ben uyanmazsam onu göremem; çünkü ben o mavi gözlüye aşığım…


Sonraki Yazılar »